27 Haziran 2013 Perşembe

Poma

Eğer daha güzel bir versiyonunu bulursam tek başına buraya koymak istediğimi söylemiştim. Daha güzel bir versiyonunu kendi de güzel bir adamın çalışması olarak buldum, umarım bana kızmaz.

Fotoğraf Ahmet Şık'a ait. Fotoğrafın orijinali şurada. Bu vesileyle Nar Photos'u da incelemenizi isterim.

smoking girl

19 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi Protestoları

Uzun bir ara oldu. Olur öyle onu sonra konuşuruz. Ne demiştik sokak güzeldir. Muktedirler kazandık diye sevinirken asıl kazananın yine sokak olduğunu uzun vadede göreceğiz.

Diğer taraftan günlük hayatımıza artık Survivor izlememek, daha politik olmak, daha duyarlı olmak, facebook'da dahi boş paylaşımlara tahammül edememek, yerimizden kalkmak, tepkili olmak, yaratıcı olmak gibi sürü sepet etkileşimleri ve hareketleri katmış bir olaylar silsilesinin bizim üzerimizde bıraktığı etkilerin hangisinin kalıcı olacağını, daha başka ne tür açılımlara cesaret kazandıracağını elbette şimdilik bilmiyoruz.

Kaldı ki muktedirlerin sırtını güvenle dayadığı hafızasızlık malum en büyük dertlerimizden. Kenara köşeye bir kayıt düşüp dünya basınına yansımış haliyle olayları hafızaya kaydetmek gerekiyor.

Burada kronolojik bir sıra izlemeyen, kenara köşeye kaydettiğim fotoğrafları sırf derli toplu bir anı defteri olsun diye koyuyorum. Bir işe yarar mutlaka...

Sokağın ne işe yaradığını gördük, ondan yansıyanlar da nasıl olsa bir işe yarayacaktır.

Her hareketin, her olayın fotoğraflar kanalıyla simgeleştiğini, tarihte her önemli olayın bir simge fotoğrafı olduğunu şurada ve şurada söylemiştim. Gezi protestolarının ise birden fazla var ama elbette ki her zaman bir tanesi diğerlerini bastırmıştır.

Onun da şu aşağıdaki olduğu konusunda hemfikiriz sanırım.

kırmızılı kadın - gezi parkı

Tabii eğer fotoğrafa dair estetik kaygılarım olmasa ve fotoğrafı dahi bastıracak düzeyde bir yaratıcılık olduğuna inandığım, her gördüğümde yüzümde tebessüm yaratan aşağıdaki fotoğraf ve dahi olay benim kişisel tercihimdir.

Eğer siz okumuyor, tarihe tırnak ucu kadar kayıt düşmüyor olsaydık o taktirde bu kare tek başına bu sayfaya kurulurdu.

çarşı - poma

Şimdi sessizce bir hafıza yaratalım, hafızanın sonunda ise durarak henüz bitmediğini daha yeni başladığını hatırlayalım


gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

gezi parkı protesto fotoğrafları

Bu daha başlangıç

gezi parkı protesto fotoğrafları

...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Mutluluk

Malum yaz dönemi. Bir garip uyuşukluk elbette baki de bambaşka şeyler de gelip buluyor insanı.

Fotoğrafa her zaman bir keşfediş yolculuğu olarak baktım. Sen kendinin çok da farkında değilken kendini, gözünü, düşüncelerini, bakış açını ve özellikle de hislerini farketmeni sağlayan bir araç...

Ama hayat istediğin gibi akarken ona dur bile demek istemiyorsun bazen... Ya da geriye dönüp bakma ihtiyacın hiç olmuyor.

Mutluluğu hissetmek ya da şimdinin, hemen şu anın keyfini çıkarabilmek basbayağı ruhun uzun süreli terbiyesini gerektiriyor olmalı. Bir de nedir biliyor musunuz? Mutluluğu fotoğraflamak her zaman daha zor. Hüznün daha ortak bir tarafı var fakat mutluluğun öyle değil.

Hüzünlü bir fotoğrafla daha rahat empati kurabiliyor insan. Mutluluk ise daha kişiye özgü. Senin göstermek istediğin mutluluk alakasız birinin kusmasına neden olabiliyor.

İşte ondandır ki bazen kendisine çekmeli insan fotoğrafı. Bu her zaman böyle olmalı da işte bazen sadece ama sadece kendisine, asla gün yüzü görmeyecek şekilde.

Vedat Milör dünyanın en güzel yemeklerinin hala evlerde yapıldığını söyler. Evet kişiye özgü olduklarındandır. Belki insanın en güzel fotoğrafları da başkasına göstermek istemediği fotoğraflardır, bilmiyorum.

O zaman Bruce Davidson alakasız bir şekilde çıksın karşımıza ve önce ilk fotoğrafı ile size kim olduğunu, meselesinin ne olduğunu anlatsın. Daha sonra benim ricamı kırmayarak sokakta kendi olma cesaretini gösteren kadınları çıkarsın karşımıza. Ama ne olur en güzel tarafını sona saklasın.

Odur ki ben ıslak bir kek yedim mi sona her zaman ıslak tarafını bırakırım...

Bruce Davidson

Bruce Davidson

Bruce Davidson

Bruce Davidson

Bruce Davidson

12 Temmuz 2011 Salı

Christophe Agou

Proje çalışmaları geliştiren fotoğrafçılar konusunda yaptığım araştırmalar devam ediyor. Christophe Agou, 1969 doğumlu, New York'da yaşayan bir Fransız fotoğrafçı...

O kadar etkileyici çalışmaları var ki tek birini seçip üzerine yazı yazmayı beceremedim. Bunun yerine o, fotoğrafçılık tutkusunu ve bu yolda yaşadıklarını kendi sözleriyle anlatırken bir taraftan da fotoğrafları yazıya eşlik edecek, küçük küçük fotoğraf altı notlarıyla... Çalışmaların tümüne şuradan ulaşabilirsiniz, eh hadi sözü artık Christophe alsın...

Mayıs 1992’de Fransa’nın küçük bir taşra şehrinden New York’a geldim. Bir hayalim, bir kameram, 500 dolarım, siyah bir not defterim vardı yanımda ve beni orada bekleyen bir işim yoktu. İlk iki hafta arkadaşlarım Cecile ve Simon’un evinde kaldıktan sonra neredeyse tüm kirayı bana ödeten görünmez ev arkadaşımla birlikte Hell’s Kitchen’da hiç doğal ışık almayan, küçük bir eve taşındım.

Christophe Agou
"inside out" adını verdiği bu çalışma, işlerine yetişmeye çalışan insanların metrodan çıktıkları ve ışığa kavuştuğu ilk anda çekilen fotoğraflarından oluşuyor

Niloo ile çıkmaya başladım. Niloofar demenin kısa bir yolu ki bu Farsça bir isim. Ablası Big Apple Aile Gazetesinde satış temsilcisi olarak çalışıyordu. Bir gece onlardayken Fransız bir portre fotoğrafçısı olarak gazeteye ilan vermem gerektiğini söyledi. Fikir alışverişinde bulunduk, iyimserlik üst düzeydeydi. Bana okuyucuların dikkatini çekecek bir ilanın nasıl yapılacağını anlatarak ilanımı 30 gün boyunca ücretsiz yayınlama kibarlığında bulundu.
Küçük siyah yıldızlarla kaplı ilanımda “Kameramla çocuklarınızı bir yıldız gibi parlatabilirim” yazıyordu. İlan, 4 hafta boyunca yayında kaldı, son güne kadar tek bir kişi bile aramadı. Son gün gelen mesaj ise şuydu: “ Merhaba, benim adım Marily, yıldızlı ilanınızı bir rakip gazetede gördüm ve size Manhattan Spirit gazetesi adına ilanınızı bizim gazetemizde yayınlamanız için avantajlı bir teklif yapmak istiyorum…”

Christophe Agou
"life below" adını verdiği bu çalışma, 1998-2001 yılları arasında metroda çektiği fotoğraflardan oluşuyor. Çalışmayı, aklında en ufak bir plan, ya da beklenti olmadan yaptığını söylüyor.

Gün batarken sokaklarda dolaşıyordum ve kapatıyoruz diye indirim yapıp dükkanın her yerine indirim yazıları yazan o klasik elektronik mağazalarından birine rastladım. Vitrinde teleskoplar, telefonlar ve bas-çek makineler arasında siyah bir Leica duruyordu. İçeri girip Leica’yı görmek istediğimi söylediğimde satıcı, “Bu senin için çok pahalı gelir ahbap” diye cevap verdi. 1.500$ lık fiyatıyla gerçekten de çok pahalıydı.

Christophe Agou
"life below" çalışmasından...

Sonra cebimde duran kabarıklığı farkedip “Öyle görünüyor ki şurada biraz paran var, senin için başka bir şeyim var” diyerek içeri gitti. Cebimde duran film öbeğini nakit para sandığını farkederek tebessüm ettim. Elinde üzeri I love New York yazılı bir çanta ile çıkageldi. Bu çantanın içindeki 3 lens için 1.000$ ver yeter, hepsi Leica dedi. Yakından bakınca bu lenslerden ikisinin birbirine tutturulmuş olduğunu ve 4 lensin bu sayede 3 gibi göründüğünü anladım. Ertesi gün oraya döndüm ve “üç lensi” satın aldım.

Christophe Agou
"life below" çalışmasından...

Bir yıl sonra kullanılmış fotoğraf ekipmanları satan bir mağazaya girip bu aldığım lenslerden en kullanışsız olanı satmak istediğimde bunun çok değerli ve az bulunan bir NATO lensi olduğunu öğrendim. En ufak bir tereddüt bile yaşamadan sattım ve en sonunda kendime yepyeni bir Leica alabildim.

Christophe Agou
"under a cloud" adını verdiği çalışmasında ABD vatandışlığı almaya çalışan bir yabancı olarak Amerikan toplumunun 11 Eylül sonrası yaşadığı belirsizlikleri fotoğrafladığını belirtiyor.

Niloo ile iyice yakınlaşıp son derece mutlu bir hayatımız oldunca tek odalı bir stüdyo daireye taşındık. Taşındıktan kısa süre sonra John B. İsimli biri adına gelen B&H Photo katalogları bizim adrese gönderilmeye başlandı. Bizden önceki kiracı sanırım bir fotoğrafçıydı ve bu postalar ona geliyordu. Kataloglarda yeni renkli filmlerin inanılmaz fiyatlara satıldığını gördüm. Bunu hoş bir tesadüf olarak karşıladım. Daha sonra aylarca ve hatta yıllarca fotoğraf eğitimleri, sergi ve müze açılış bildirileri, portföy inceleme seminerlerine davetiyeler kapıma gelmeye devam etti. Zamanla John B.’nin beni fırsatlarla tanıştırıp yeni insanlar ve yeni yönler bulmamda yardım eden görünmeyen menajerim olduğunu hissetmeye başladım.

Christophe Agou
"under a cloud" çalışmasından...

1994 yılında bir Perşembe akşamı Richard Avedon’un sergisine gittim. Kalabalık bir salonda dururken Avedon’un da orada bulunduğunu farkettim. Bana doğru yürüdü ve merhaba dedi. Ben de sergisi ve yaratıcı hayatı için onu tebrik ettim. Sergi kapanıyor anonsu geldiğinde herkesle birlikte asansörlere doğru ilerledim. Orada büyük üstadı tekrar gördüm. Kalabalık asansörün en arkasındaydı. Kameramı doğrulttum ve tam çekerken o da bana bakıp göz kırptı.

Christophe Agou
"reel fiction" adını verdiği ve 2009 yılından beri devam eden çalışmasının ana teması hayatı daha coşkulu yaşamak...

Bir hafta sonra Richard Avedon yanında bir bayanla New York’un efsanevi ve romantik kafesi Cafe Des Artistes’e geldi. Ben orada garson olarak çalışıyordum. Hayalimi desteklemek ve kiramı ödeyebilmek için... Benim baktığım kısma değil diğer tarafa oturdular. Ona geçen hafta çektiğim asansör fotoğrafını göstermek istiyordum. Çoktan tab ettirmiştim. Yemeklerini bitirmelerini bekleyip tatlı servisi öncesi yanlarına gitmeye karar verdim. Elimde fotoğraf ve kalemle onlara yaklaşırkan beni gördü ve gülümsedi. Beni tanıdığını düşünerek ben de gülümsemişken bana dönüp şöyle dedi: “ Limonlu bir pasta ve iki çatal lütfen, paylaşacağız”…

Christophe Agou
"reel fiction" çalışmasından...

7 Temmuz 2011 Perşembe

Paul McDonough ve Anlar

Sokaklarda fotoğraf çeken insanlar için en kötüsü eve döndüğünde tek bir kare bile güzel fotoğraf yakalayamamaktır. En azından benim için böyle oluyor. Elbette gezmek dolaşmak farklı farklı yerler görmek önemli de daha yolun yarısındayken anlıyorsunuz kameranın içinde akşam ayak uzattıracak bir halt olmadığını.

Hele ki fotoğraf işine kafa yorup, araştırınca, hafiften kendinizi geliştirince kendi çektiğiniz fotoğraflara karşı biraz daha acımasız oluyorsunuz. Uzun zamandır hoşuma giden tek bir kare bile fotoğraf çekememiş olmak bunları bana düşündürüyor olsa gerek.

Bazen Paul McDonough gibi adamların alttaki fotoğrafları çekerken nasıl oluyor da doğru zamanda doğru yerde olduğunu merak ediyorum. Tek açıklamam ve avuntum uzun yıllara yayılmış bu New York fotoğraflarını çekerken muhtemelen bir çok gece eve hüsranla gelmiş olmasıdır. Umarım öyledir... =)

paul mcdonough

paul mcdonough

paul mcdonough

paul mcdonough

paul mcdonough

paul mcdonough

paul mcdonough
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...